11 Mayıs 2025 Pazar

Bir Çocuğun Kalbinden Direnişe-Doğruların Peşindeki Yalnızlık

Henüz dört ya da beş yaşlarındaydım. İkindiyle akşam arasında, gökyüzü griye çalarken, toprağın kokusu daha yoğun hissedilir ya da öyle gelir ya insana. O yaşlar, bir çocuğun kalbinde ne varsa onun tüm evren olduğunu sandığı zamanlardır. İşte o zamanlarda, kendimce evrenimle boğuşurken, ilk kez adaletle tanıştım. Ama ne adalet… Ensemde acısıyla yankılanan bir tokat eşliğinde.

Abim benden epey büyüktü, aramızda yaklaşık on yaş vardı. Her ne olmuşsa, beni kızdıracak bir şaka yapmıştı. Belki küçük bir söz, belki biraz alay… Ama o an için, bir çocuğun ruhunda yankılanan büyük bir haksızlıktı bu. Dayanamadım, yerden bir taş kaptığım gibi ona fırlattım. Kaçtı, bense peşinden.

Tam o sırada babam çıkageldi. Tarladan yeni dönüyordu. Elinde, motoru çalıştırmak için kullanılan kalınca bir ip vardı, biz ona "kendir" derdik. Bahar mevsimiydi, tarla sürüyordu babam. Yorgun, terli ve biraz da sinirli görünüyordu. İpi bana uzattı, “Oğlum, bunu al eve götür,” dedi. Fakat ben hâlâ öfkeliydim. “Hayır, önce ona vuracağım, sonra götürürüm,” dedim. Bu söz, bir çocuğun isyanının ve adalet arayışının ilk cümlesiydi belki de.

Babam o sinirle, elindeki kendir ipiyle bana bir güzel girişti. Öylece dayak yedim. Öyle ki, rahmetli amcam koşup geldi de babamın elinden beni aldı. Dövülmüştüm. Hem de içim bile dövülmüştü sanki… Ama garip olan, ardından bana “Niye bu kadar dövüldün?” dediklerinde verdiğim cevaptı: “Ne de olsa ipi götürmedim ya…”

Evet, o anda bile kendi içimde inandığım doğruluktan sapmamıştım. O ipi götürmemiştim çünkü önce kendi meselemi halletmem gerekiyordu bana göre. O yaşta bile içimdeki direniş, dışımdaki dayaktan güçlüydü.

İşte böyle başlamıştı yalnızlıkla tanışıklığım. İnsanlarla değil, anlayışla aramdaki mesafeydi aslında. Çünkü ben, kalbimden geçen doğrulara sımsıkı tutunuyordum. Silah dayasalar da bana, içime sinmeyen bir şeyi yapmazdım. Hâlâ da öyleyim. Belki de bu yüzden birçok tokat yedim. Ama her biri beni biraz daha sağlamlaştırdı.

İlkokul üçüncü sınıftaydım. Yatılı okuldu. Aynı sırada oturduğum çok sevdiğim bir arkadaşım vardı. Adeta et ve tırnak gibiydik. Yemekhane düzeninde, on kişi aynı masada otururduk. Yerimiz dardı, ama alışmıştık. O arkadaşım, yemeğini bizim masadan alır ama yan masada yerdi. Çünkü orası daha rahattı. Fakat bu durum beni rahatsız etmeye başlamıştı.

Yemeği her gün bir öğrenci alıp getirirdi, yemekten sonra karavanayı geri götürürdük. O arkadaşım, bizim masadan yemeğini alır, ama ne getirir ne de götürürdü. Bir gün artık dayanamayıp “O zaman yemeğini de oradan al,” dedim. Üste çıktı, yine direnince ben de elimdeki kepçeyle suratına vurmuştum. Evet, küçük bir çocuğun içindeki adalet duygusu bazen sert yollarla dışa vururdu. O da sinirlenip karavanayı kaptığı gibi arkadaşların üzerine fırlattı. O gün yemek bana zıkkım oldu, çıktım gittim.

Bu olaydan sonra onunla üç ay konuşmadım. İçimdeki kırgınlık kolay geçmiyordu. Sınıftaki kız arkadaşlarımız, bizi barıştırmak için seferber oldu. Ama ben kararlıydım: “Özür dilemeden barışmam. Hatasını kabul etsin.”

İşte tam bu sırada Mustafa Keleş isimli bir öğretmen devreye girdi. Amacı bizi barıştırmaktı ama sözlerime kulak vermek yerine yüzüme sert bir tokat attı. “Bu çok inatçı. Büyüyünce de böyle olur,” dedi. Ben ise karşımda eğilmemi bekleyen kalıplara karşı her zaman dik durmuş bir çocuk gibi doğruldum ve dedim ki: “Bu mu sizin adaletiniz? Ben barışmıyorum, defolun gidin başımdan!”

O an, içimde koca bir kavga koptu. Sadece arkadaşım değil, bir öğretmen bile benim içimdeki hak duygusunu anlayamamıştı. Ama ben vazgeçmedim. O tokatlar, beni katılaştırmadı. Aksine, doğru bildiğim uğruna dik durmanın ne kadar kıymetli olduğunu öğretti. Zamanla o arkadaşımla nasıl barıştık bilmiyorum. Hayat bazen keskin ayrılıkları yumuşatıyor. Ama çocuk kalbimde o direniş, o ilk isyan, hiç silinmedi.

Çocukluk, sadece oyuncaklarla oynanan bir dönem değil. O dönem, aynı zamanda insanın karakterinin mayasının karıldığı zaman. Bana kimse “insanlar değişir” diyerek kendi içimdeki sezgilerimi bastıramaz. Kimse “herkes böyle yapıyor” dedi diye doğrularımdan dönmem. Ben başkalarının uyarılarına göre değil, kendi ruhumun aynasına bakarak yaşarım.

Beni hayatta ayakta tutan şey, Rabbime olan güvenimle birlikte, o çocuklukta yediğim tokatlar oldu belki de. O acılar, içimdeki adalet duygusunu besledi. Bugün hâlâ haksızlığa tahammül edemiyorsam, bir yerde bir eşitsizlik gördüğümde içim daralıyorsa, işte bu yüzdendir.

Her şeyin en çocuksu, en saf hâliyle yaşandığı o yıllara şimdi dönüp baktığımda, içim burkulmuyor. Aksine, o günlere içli bir özlem duyuyorum. Çünkü o günler, bugünkü ruhumun temellerinin atıldığı yıllardı. O günler bana bir şey öğrettiyse, o da şudur: Adalet, önce bir çocuğun kalbinde hissedilirse gerçektir. Ve bu hissi kaybetmeyen insanlar, ne kadar acı çekse de, asla yıkılmazlar.

Bir çocuk, kendi içindeki vicdanla büyürse, dünyadaki en büyük öğretmeni bulmuş demektir. Ben de o öğretmene kulak verdim. Ne olursa olsun iç sesime sadık kaldım. Ve Rabbime hamdolsun, hiçbir güç beni inandığım değerlerden koparamadı.

Herkesin, her şeyin değiştiği bu dünyada, ben çocukluğumun en temiz duygusunu koruyarak yaşadım. Bu yüzden, her gün biraz daha yalnız kalsam da, içimdeki kalabalık bana yetiyor. Ve o küçük çocuk hâlâ içimde, yel değirmenlerine karşı mücadele ediyor.

İnanın, ne tokatlar unutturabildi o çocuğu, ne küskünlükler. O çocuk büyüdü belki ama inandığı değerler hiç değişmedi. Tıpkı o gün ipi götürmeyen, “önce içimdeki adaleti yerine getireyim” diyen küçük ben gibi.

Ve şimdi o günlere, içli bir selam gönderiyorum. Çocuk yüreğimle, dürüstlüğün elimden hiç düşmediği bir tokmak gibi hayatı yoğurmaya devam ediyorum.

Çünkü bazı insanlar hayatı boyunca yalnız yürürler. Ama o yürüyüş öylesine iz bırakır ki, bir gün mutlaka biri o izi takip eder.

Ben yalnızlığı seçmedim. Ama doğrularımı satmamayı seçtim. Eğer bu yüzden yalnızsam, varsın olsun.

Bu yalnızlıkta Rabbim var, vicdanım var, ve çocuk kalbimle büyüttüğüm umutlar var.

Ve hâlâ, içimdeki o çocukla birlikte yel değirmenlerine karşı yürüyorum. Elimde doğruluk, gönlümde hakikat, kalbimde sarsılmaz bir inançla…

Erol Kekeç/28.04.2025/Sancaktepe/İST

10 Mayıs 2025 Cumartesi

Bir Elif El Sallar mı Hâlâ?



Ne güzeldi bizim çocukluğumuz... Ne kadar gerçek, ne kadar dokunaklı, ne kadar sade ama aynı zamanda ne kadar zengindi. Bugünün bütün karmaşasına, teknolojiye, yapay zekâya, yapay hayatlara ve yapay gülüşlere inat, bizim çocukluğumuzda her şey doğal, her şey içtendi. Biz, hayatı camışların göletinde öğrendik. Sadece birer hayvan değil, dosttu onlar. Yaz güneşinin kavurduğu sıcağında onların serin suya uzanan iri gövdelerine binerdik. Kuyruklarıyla suyu sıçrattıkları gibi sırtımıza da şak diye vuran o hareket, bugünün acımasız şakalarından çok daha samimi bir oyundu. Onların göleti vardı, evet. "Camışların gölü" derdik biz oraya. Ve biz de o gölün çocuklarıydık.

Sıcaktan başını kaldıran inek, kuyruğunu dikti mi bilirdik ki böcekler rahatsız etti. Bir o yana bir bu yana kaçışır, gözleri dönerdi. Kimseyi tanımaz, tanımazdı, geçip giderdi. Ama biz korkmazdık onlardan. Çünkü biz o hayatla iç içeydik. O hayat bizimdi. Kış geldi mi başka bir dünyaya göçerdik: Yörüklerin yaylasına. Onlar yaz boyunca yaylada kalır, Eylül gelip çatınca kış için ovaya inerlerdi. Ama biz tam tersine, kışın onlar yanımıza göçerdi. Çünkü burada hayat vardı. Hayat, sıcak çadırlarda, çoban ateşlerinde, melemelerle uyanan sabahlarda yaşanırdı.

O taşlı höbürlerin, obaların içinden yankılanan koyun melemeleri... Ne melodi, ne türkü, ne şarkı... O seslerin yürekte bıraktığı iz gibisi yoktu. Ürkütücü bir huzurdu belki ama gerçekti. Hakikiydi. O koyunların çocuklarıyla arkadaş olurduk. Onlarla koşar, oynar, yuvarlanır, ağlar, güler, bazen bir avuç çamurla en büyük hayalleri kurardık. Ne kalem isterdi o oyun, ne defter. Hayat, zaten en güzel masalı yazmıştı bizim için.

Bugünün kelimeleri anlatamaz o dostluğu. "Arkadaşlık" diyoruz ya, eksik kalır. Bizimkisi bir ruh ortaklığıydı. Bir bakışta anlaşırdık. Aynı taşın arkasına saklanırdık, aynı kuyunun başında sıraya girerdik, aynı gökyüzüne bakardık, aynı çamurun içinde aynı şarkıyı bulurduk. Bugün geri dönüp baktığımda, sanki o günler bir masal gibi geliyor. Ama gerçekti. Hatta öyle ki bazen, elimle dokunduğum taşı arıyorum yıllar sonra. Gidiyorum, bulamıyorum. Her taşın altına bakıyorum, yok. O günler gitmiş. Sanki göçmen kuşlar gibi uçup gitmişler.

Yerlerine ne mi gelmiş? Çıkar. Menfaat. Sahte gülüşler. Yüzüne gülüp arkandan konuşan sözler. Her kayanın başında bir leş kargası gibi bekleyen hırs, doymazlık, açgözlülük... Hani o eski çocuklar vardı ya, inek peşinde koşan, çamurla ev yapan, gözlerinde parlayan o ışıkla dünyayı değiştirecek çocuklar... Onlar yok artık. Ya da içimizde bir yerlere gömüldüler.

Depremler yıkmış bazı evleri. Duvarlar çökmüş. Ve o yıkıntıların içinde bir baykuş ötüyor. Sanki geçmişe ağıt yakıyor. O ses, bana eski anılarımı hatırlatıyor. Çünkü orada bir zamanlar biz vardık. Gözüm, gözüm yine arıyor o güzel insanları. Güzel Hasan’ı mesela. "Al bu kuzuyu götür ye, sen seversin" diyen o gönlü zengin adamı. Yok. Elif’i de göremedim. Elif, adı gibi dimdik, güzelliğiyle efsane olmuştu. Her delikanlının gönlünde bir yer edinmişti. Oysa ben daha okula bile başlamamıştım. Ama her şeyi görüyordum.

Bir gün amcaoğlumla inekleri otlatırken, bana aynayı verdi. "Sen şu kayanın tepesine çık, güneşe tut da yansıma Elif’e gitsin. O da anlar ben buradayım, el sallarım." İşte çocukluk böyle bir şeydi. Aşk da masumdu, oyun da. En büyük hayalimiz bir bakıştı, bir el sallayışıydı. Ve bir de annemizin yaptığı o sıcak ekmek… Yağmur toprağa düşer düşmez bahçede çıkan yeşil soğan yapraklarını koparır, sıcak ekmeğin içine sarardık. Üstüne biraz tuz... Dünyanın en büyük ziyafeti o olurdu.

Bugün ne mi kaldı? Konuşmalar yavan. Anlamlar sığ. Yiyecekler tatsız. Ne yediğimiz belli değil, ne içtiğimiz. Bir lokmayı yutarken, vücudumuzda neremize zarar verir diye korkar olduk. Gıdadan şifa beklerken, zehir almaya başladık. Oysa bir zamanlar gıda, nimetti. Şimdi tehdit oldu.

Kardeşim vardı bir de... Benden üç yaş küçük. Beşinci kardeşimizdi. Doğduğunda annemin sütü kesilmişti. O zamanlar camışlar sağılırdı. Onların sütü verilirdi kardeşime. Adı da "Camış" kalmıştı. Şimdi dört çocuk annesi. 50’li yaşlarında bir kadın. Ama ben gözümün önüne getirdikçe o günleri, hep minicik haliyle, süt emdiği günleri hatırlıyorum.

Halit Amcam vardı. "Yorum" diye başlardı her söze. Espriliydi. Neşeliydi. Bir yıl önce taziyede görüşmüştük. "Ben 82 yaşına geldim. Dincim, çok şükür hiçbir şeyim yok" demişti. Bu bayram gittiğimizde ziyaret etmek istedik. Ertesi gün hastalandım, gidemedim. Ve bugün... Yazarken vefat haberini aldım. İçimde bir boşluk. Bir sızı. Belki de bu satırların altında en çok onun eksikliğini hissediyorum.

Şimdi soruyorum: Neydi ilerlemek? Neydi çağdaşlık? Gelişmek buysa, neden en ilkel duygularımızı kaybettik? Neden bir ekmeğin kokusunda huzuru bulamaz olduk? Neden herkes birbirine şüpheyle bakıyor, neden çocuklar artık yıldızlara değil, ekranlara bakıyor?

Biliyorum, bu yazdıklarım birer ağıt. Ama aynı zamanda bir uyanış çağrısıdır. Hayat sadece teknolojiyle, sadece maddiyatla anlam bulmaz. Ruh gerekir. Kalp gerekir. Samimiyet gerekir. Biz, o günlerde bunların hepsini yaşadık. Geri dönmek belki mümkün değil. Ama unutmamak mümkün. Aktarmak mümkün. Koruyabildiklerimizi korumak mümkün.

Bir gün belki yine, bir çocuk camışların sırtına biner. Göl kıyısında çığlık atar. Kuyruklar yine su sıçratır. Güneş yine aynada yansır. Ve bir Elif, uzaktan bakar. El sallar. O zaman anlayacağız: Aslında kaybettiğimiz şey geçmiş değil. Ruhumuz. Samimiyetimiz. Duruşumuz. Ve en çok da birbirimize olan güvenimiz...

İşte bu yazıyı onun için yazdım. Kendi kendime değil. Unutanlara, unutmak isteyenlere, hatırlamaktan korkanlara. Belki bir gün, bir çocuk daha doğar. Bir camış sütüyle büyür. Ve adına herkes yine "Camış" der. Çünkü hatıralar, bazen bir ismin içinde saklıdır. Bazen bir koyun melemesinde. Bazen de bir baykuşun gece ötüşünde...

Ve biz, unuttuklarımızı hatırladığımızda, belki yeniden çocuk oluruz.

Belki yeniden insan oluruz.

Erol Kekeç/10.05.2026/Sancaktepe/İST


Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...