9 Mayıs 2025 Cuma

Ayetlerin gölgesinde Uyanışa Doğru

Her çağın bir Nemrut'u, her devrin bir Firavunu, her zamanın bir Samiri’si vardır. Ve her çağda bu azgınlara karşı susmayan, korkmayan, eğilmeyen bir Musa; hakikatin temsilcisi olarak dimdik durur. Kur’an, sadece geçmişteki olayları anlatmaz; o olayların bugüne uzanan yankılarını da gösterir. İşte bu yüzden, "Her günahkâr yalancının vay hâline!" (Câsiye/ 7) ayeti, sadece bin dört yüz yıl önceki yalancılara değil, bugün de hakikati örten, insanları aldatan, gücü ile kibirlenen tüm münafıklara ve zalimlere seslenir.

Ayeti İşitip Yüz Çevirmek Bugünün Portresi

Kur’an’a kulaklarını tıkayanlar, onun ayetlerini işitip de kibirle yüz çevirenler bugün kimlerdir? Elbette ki yalnızca Müslüman olmayanlar değil. Kur’an'ın ayetleriyle hükmetmeyi bir kenara bırakıp onu sadece törenlerde okunacak bir seslenişe indirgeyenler, bu ayetin muhatabıdır.

“Kendisine Allah'ın ayetlerinin okunduğunu işitir de, sonra büyüklük taslayarak sanki onları hiç duymamış gibi direnir. İşte onu elem dolu bir azap ile müjdele!” (Câsiye/8)

Bu direniş sıradan bir işitmezlik değildir. Bu, bilinçli bir inkâr, kasıtlı bir uzaklaşmadır. Allah’ın ayetleri, adalet isterken adaletsizlikle hükmedenlerin; yetimi koruyun derken onların mallarını gasp edenlerin; zulme karşı çıkın derken zalimlerle ticari ve diplomatik ittifaklar kuranların kulağına okunur da, sanki hiçbir şey duymamış gibi davranırlar. Onlar, hidayetten nasipsizdirler; kalpleri mühürlü, gözleri perdeli, kulakları sağırdır.

Alay Etmek Hakikati Gülünçleştirme Oyunu

“Ayetlerimizden bir şey öğrenince onu alaya alır. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır!” (Câsiye/ 9)

Bu ayet bize şunu söyler: Hakikatle alay etmek, sadece gülmek değildir. Hakikatin anlamını çarpıtmak, onu basitleştirmek, onu küçük düşürmek de bir alaydır. Bugün ekranlarda, sosyal medyada, kamuoyunda “İslam” adına söylenenleri görmüyor muyuz? Kur’an’ın emirlerini yerine getirenlere “gerici”, “ortaçağ kafalı” deniyor. Hakkı savunanlara “radikal” yaftası vuruluyor. Hâlbuki en büyük radikalizm, haktan sapmak, adaleti ayaklar altına almak, Kur’an’ın çağrısına kulak asmamaktır.

Bugün modernliğin, sekülerliğin, konforun arkasına saklanıp İslam'ı sorgulayanlar; ayetleri tartışma konusu yaparak ona alaycı bir gözle bakanlar, bu ayetin tam da merkezinde duruyorlar. Onlar için artık Kur’an, sadece kadim bir metin; hükmü geçmemiş, çağ dışı kalmış bir kitap gibi görülüyor. Hâlbuki o, her çağın ruhuna hükmedecek diri bir kelamdır.

Kur’an’la Savaşanlar -Dünü ve Bugünüyle Münafıklık

Kur’an’a savaş açmak, yalnızca onu inkârla olmaz; onu yanlış yorumlayarak, hükümlerini saptırarak, sadece istenilen yerleri alıp geri kalanını yok sayarak da olur. Bugün birçok yönetici, sözde “İslam devleti” kisvesi altında zulüm imparatorluğu kurmuş, ayetleri kendilerine göre yorumlayarak halkı baskı altında tutmaktadır. Onlar da Kur’an’ın açık tehdidi altındadır:

“Her günahkâr yalancının vay hâline!”

Yalancı, çünkü Allah’ın hükmünü çarpıtır. Günahkâr, çünkü adaletle değil nefsiyle hükmeder.

Bu tür insanlar; tıpkı geçmişin Yahudileri gibi kitabı parça parça ederler. Kendilerine dokunan, iktidarlarını sarsan, çıkarlarını tehdit eden ayetleri ya görmezden gelir ya da onları halkın gözünde itibarsızlaştırmak için türlü yorumlara başvururlar.

Zulme Karşı Sessizlik- Modern Çağın Münafıklığı

Bugün Gazze’de, Doğu Türkistan’da, Yemen’de, Arakan’da, Keşmir’de akan kan, Kur’an’a iman ettiğini söyleyenlerin samimiyetini sınamaktadır. Bir grup insan sadece Müslüman oldukları için aç bırakılıyor, kuşatılıyor, bombalanıyor. Ama nice yönetici, nice sözde İslam önderi, bu zulüm karşısında sessiz. Hatta daha da ileri gidip zalimle iş birliği yapıyor. Kur’an’ın ayetlerini duymuş olmalarına rağmen, çıkarları gereği o ayetleri yok sayan bu insanlar da aynı tehdidin altındadır:

“İşte onu elem dolu bir azap ile müjdele!”

Kur’an’ın Ayetleri Neden Bu Kadar Sert Uyarılar İçerir?

Çünkü Kur’an, hayatın her alanına hükmeden bir rehberdir. O, bireyin vicdanına da, toplumun adaletine de, yöneticilerin tutumuna da seslenir. Kur’an’ın sertliği, zulmün sertliğine karşı bir kalkandır. Yumuşaklıkla çözülemeyecek kadar kökleşmiş kötülüğe karşı sert uyarılarla sarsıcı bir uyanış gereklidir. Allah’ın rahmeti kadar gazabı da gerçektir. Ve bu gazap, yalnızca inkarcılara değil; hakkı bildiği halde yaşamayanlara, hakikati örtenlere, yalanla insanları kandıranlara yöneliktir.

Hakikatin Yoluna Dönüş- Bugünün Musa’sı Kim Olacak?

Her çağda zalimler olur. Ama Allah’ın rahmeti, zalimleri değil mazlumları seçer. Her çağda bir Musa gerekir. Hakikatin yolunu gösteren, bedel ödemeyi göze alan, sözünü esirgemeyen bir Musa... Kur’an ayetlerini işitip de kalbi titreyen, doğruluğu görünce peşinden giden, güçlünün değil haklının yanında duran biri...

Bu çağın Musa’sı kim olacak? Bu çağın Firavun’una karşı asa kim olacak? Bu çağın Samiri’sine karşı tevhidin savunucusu kim olacak?

Her birimiz, Kur’an’ın ayetlerini işitip “duymamış gibi davranma” gafletinden kurtulmalı, hakikate şahidlik etmeliyiz. Kur’an bize sadece namazı, orucu değil; adaleti, direnişi, dayanışmayı da emreder. Hakkı ayakta tutan adil şahitler olun diyen Kur’an’a kulak vermeli, sözümüzü ve eylemimizi onunla uyumlu hale getirmeliyiz.

Azabın Gerçekliği, Uyanışın Zorunluluğu

Bugünün yalancıları, ekran başında yalan söyleyenler değil sadece. İnsanların zihinlerini karartan, ayetleri çarpıtan, Allah’ın dinini kendi çıkarı için kullanan herkes yalancıdır. Ve onların akıbeti azaptır. Fakat bu azap, sadece ahirette değildir. Kalbin kararması, vicdanın körelmesi, insanın hakikati göremez hâle gelmesi de bir azaptır.

O hâlde: Kur’an’a kulak ver! Ayetleri işitince secde et! Hakikati duyunca titreyen kalplerden ol!

Unutma, bugün susanlar yarın hesap verecek. Bugün zalimin sofrasına oturanlar, yarın o sofrada pişenlerin etinden yenecek. Bugün hakikati örtenler, yarın o örtünün altında boğulacak.

Allah’a sadık kal. Hakkın tarafında ol. Ve Kur’an’ın çağrısına kulak ver. Çünkü o, sadece bir kitap değil; bir hayat, bir direniş, bir uyanıştır.

Ve unutma: “Her günahkâr yalancının vay hâline!”

Erol Kekeç/06.05.2025/Sancaktepe/İST

Römorkun Üstünde Çiğ Düşen Hayat

Hatay’ın yazı başkadır. Gündüzleri kavurur insanın etini, geceleri ise bambaşka bir sessizliğe bürünür. Sivrisinekler, cırcır böcekleri, ateş böcekleri… Her biri, gecenin içindeki orkestra gibi sırayla sahne alır. İşte o gecelerden biriydi; Temmuz’un ortası, havanın ağırlaştığı, rüzgârın bile terlettiği bir zaman.

Bizim içinse bu zamanlar başkaydı. Babam, nenem ve ben… Geceleri evin içindeki sıcaktan kaçar, eski römorkun üstüne çıkardık. Römork, gün boyunca güneşin altında kızmış demir sacını, gecenin serinliğinde usulca bırakırdı. Önce oturur, sonra uzanırdık. Sıcağın yerini yavaş yavaş hafif bir serinlik alırdı. Babam römorka battaniyeleri sererdi, nenemse yanına biraz su, biraz meyve getirirdi.

O gecede öyle başlamıştı. Yıldızların çok daha parlak olduğu, şehir ışıklarının karışmadığı bir gökyüzü… Nenem dua ederdi önce. Babam göğe bakarak, “Bu yıldızlar, dedemin de çocukken seyrettiği yıldızlar… Ne kadar aynı görünseler de, biz ne kadar değiştik.” derdi.

Sivrisinekler o gecede bile rahat vermedi. Nenem kolumu sıvazlayarak, “Sabret, bu ısırıklar bile bir gün özlenir.” dediğinde gülmüştüm. Ama şimdi, o sözü düşününce içim burkuluyor. Gerçekten de özleniyormuş.

O zamanlar anlamazdım. Babamın her sözüne kafa sallardım ama içimde bir şey şekillenmezdi. Şimdi, bu yaşımda o sözler ruhumun derinliklerinde yankı buluyor. Mesela o gece babam şöyle demişti: “Oğlum sen sen olmadıktan sonra etrafında tonlarca insan olsa ne çıkar, önce kendin olacaksın sonra kalabalıklar içine gireceksin işte o zaman mutluluğun hep içinde seninle birlikte yürür. Böyle bir insan olmak için bu geceler seni pişirir ve kıvamına gelirsin ondan sonra söylediğin her söz tadından yenmez, ağızlarında tat bozukluğu olmayanlar için...”

Bu cümle bana uzun yıllar yol gösteren bir deniz feneri gibi oldu. Çocukken anlamamıştım. Ama şimdi şehir hayatının sahte ışıklarında yolumu kaybettikçe, o feneri arar oldum.

Gece ilerledikçe sesler değişirdi. Önce cırcır böcekleri, sonra ateş böcekleri... Derken sessizlik başlardı. Çiğ düşmeye başlardı işte o anda. Nenem örtüyü üstüme çeker, “Çiğ düştü, hasta olma.” derdi. O örtü sanki bir annenin şefkatiydi. O anlar, hayatımın en huzurlu zamanlarıydı.

Uykuya dalardık. Derin, deliksiz bir uyku… Savaştan dönen bir askerin yorgunluğu gibi… Ne rüya vardı, ne kabus. Sadece içten gelen bir huzur. O kısa uykudan uyanınca horozlar ötmeye başlardı. Yeni gün başlardı. Ve biz, o kısa uykudan aldığımız huzurla güne başlardık.

Yıllar geçti. Büyüdüm. Okudum. Şehre yerleştim. Beton duvarlar, asansörler, ofisler… Her şey düzenliydi, soğuktu, eksikti. Geceleri klimayla serinlesen de, o römorkun serinliği yoktu. Yastığın pamuğu yumuşak olsa da, nenemin serdiği battaniyenin sıcaklığı yoktu.

Artık ne yıldızlar gözüküyordu camdan, ne de bir horoz sesi duyuluyordu sabah. Alarm sesiyle uyanıyor, kahvemi içerken maillerime bakıyor, bir koşuşturmaca içinde günü tamamlıyordum. Ama o kısa uyku… O birkaç saatlik deliksiz dinleniş, hiçbir uykuda kendini tekrar etmemişti.

Bir gün oturup düşündüm. Hayatımda huzur veren ne vardı? Bu şehirde, bu düzenin içinde, gerçekten huzur diyebileceğim ne kalmıştı? Yalnızlığın içinde dönüp dururken, geçmişin gölgesinde yürürken fark ettim: Ben kendime, öz doğama, römorkun üstündeki o çocuğa hasretmişim.

O gün karar verdim. Tatil bahanesiyle köye gittim. Babam vefat etmişti artık. Nenem de… Ama römork hâlâ oradaydı. Paslanmış, kenarları ezilmiş ama yerindeydi. Ona elimi sürdüm, sanki yıllardır kaybettiğim bir dostla karşılaşmışım gibi duygulandım. Oturdum üstüne. Gözlerimi kapadım. Derin bir nefes aldım. Ve geçmiş, bir sel gibi içimi doldurdu.

Geceyi bekledim. Gökyüzü karardı. O tanıdık yıldızlar geri geldi. Cırcır böcekleri, ateş böcekleri... Her şey yerli yerindeydi. Sanki zaman durmuştu da sadece ben büyümüştüm. Yanıma bir battaniye aldım. Uzanıp göğe baktım. Nenemin duasını hatırladım. Babamın sözlerini tekrarladım.

Ve çiğ düşmeye başladığında, gözümden bir damla yaş süzüldü. Ama bu kez üzgün değil, şükür dolu bir gözyaşıydı. Çünkü insan, kaybettiğini anladığında bulmaya başlarmış. O gece, yıllar sonra ilk kez deliksiz uyudum. Sabah horoz sesleriyle uyandım. Ve yeni bir güne “Bismillah” diyerek başladım.

Belki yine şehirde yaşayacağım, yine betonların arasında olacağım. Ama artık içimde bir römork var. Üstünde yıldızlar, altında geçmişimin kökleri… Ve ben, her gece o çocuğu yeniden uyutacağım orada.

Çünkü insan, bazen geçmişe dönerek geleceğini bulur. Ve huzur, toprağın kokusunda, çiğ düşen bir gecede, babanın sesinde, nenenin duasında gizlidir.

Hayat dediğin de, işte o gizleri fark etmekle başlar...

Erol Kekeç/09.05.2025/Sancaktepe/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...