12 Nisan 2025 Cumartesi

Viranelerde Doğan Güneş

Gözlerimi açtığımda, yıkılmış bir şehrin ortasındaydım. Hâlâ dumanı tüten enkazlar, acının susmadığı sokaklar, bombaların kokusunun rüzgârla savrulduğu duvarsız evler... Her bir virane, bir zamanlar umutla çarpan yüreklerin mezar taşıydı sanki. Sessizlik o kadar baskındı ki, bir çocuğun ağlaması bile yankı yapacak bir çığlığa dönüşüyordu.

Bu şehir, sadece taşlardan değil, onuru olanların direndiği, onurunu satanların enkazlar altında kaldığı şehirdi....

Gökyüzünde süzülen baykuşların ötüşü, geceyi değil, gündüzü yas tutuyordu. Çünkü burada karanlık geceyle değil, insanla gelmişti. Gündüzse sadece gözleri açık bir karabasandı artık.

Ben, o baykuşlarla birlikte yas tutmaktan yoruldum.

Ben viranelerin değil, medeniyetlerin naatını yazmak için yaşıyorum.

Bir gün ansızın, bir çocuğun enkazın altından çıkan kirli gözleriyle buluştum. Küçük elleriyle toprağı eşelerken fısıldadı:

“Amca, annem hâlâ orada mı?”

O an, kelimeler boğazımda düğümlendi. Çünkü bazı hakikatler, dillerle değil, yürekle susularak anlatılır. Diz çöküp başımı eğdim. Sessizce toprağı öptüm. O çocuğun annesi o topraktaydı belki ama ben asıl o çocuğun direnişini alnımda hissettim.

İşte o an karar verdim. Bu enkazın içinde sadece ölüler değil, doğmamış direnişler de vardı.

Ben morfin kullanmam. Acıyı uyuşturmak, acıya ihanettir.

Ayıkken acı çekmek, insan kalabilmenin son meşalesidir. Çünkü yalnızca ayık olanlar acının mahiyetini anlar, ona başkaldırabilir. Hipnoz altındaki bir toplum, celladına methiyeler düzebilir, onunla iftar açabilir, onu peygamber sanabilir. İşte ben bu hipnoz olmuş kalabalıklar içinde uyanık kalmayı seçtim.

Zor mu?

Elbette.

Ama hakikati haykırmanın bedelini ödemeye razı olmayanlar, zilletin külfetini ömür boyu taşımaya mahkûmdur.

Ve ben bu yolda, tüm saldırılara, alaylara, dışlanmalara rağmen yürümeye yeminliyim. Çünkü ben hakikatten başka sermaye edinmedim kendime. Hakikatin dışında meyledilen her güç, geçici bir parıltıdır. Ve ben geçici ışıklara değil, sonsuz aydınlıklara inanırım.

Bir gün bir meydanda konuşurken, biri bana sordu:

"Sen tek başına neyi değiştireceksin?"

Gülümsedim.

“Benim işim değiştirmek değil, uyandırmak,” dedim. “Bir mum karanlığı yok edemez belki ama uyuyanı dürtebilir. Ve uyanan bir yürek, bin karanlığı yırtar geçer.”

Bir başka gün, bir yaşlı kadın geldi yanına. Eliyle bastonunu sıkarken gözyaşlarıyla fısıldadı:

“Evladım, biz ne zaman bu kadar kör olduk?”

Elini tuttum.

“Kör olmadık,” dedim. “Sadece gözlerimizi gönlümüzden ayırdık. Artık görsek bile hissedemiyoruz. Kalp gözünü yitiren millet, gözü açık olsa da kördür aslında.”

Çıplak kralın altında yaşayan, ama onu sultan sanan halkların içinde yürürken, yüzüme taş atanlar oldu. “Nankör!” dediler, “düzenimizi bozuyor!” dediler. Ne düzeni? Yalancıların, zalimlerin, dalkavukların elinde kurban edilmiş bir ahlak düzeni mi?

Ben o düzene değil, hakikatin doğasına bağlıyım.

Çıplak kralın giydiği o hayali elbiseyi övenlerin gözlerine baktığımda, aslında bir korku, bir açlık, bir menfaat gördüm. Onlar gerçeği görmüyor değillerdi; sadece görürlerse konforlarını kaybedeceklerinden korkuyorlardı. Ve ben dedim ki:

“Konfor, zulmün kulu olmaktır bazen. Oysa özgürlük, bazen dizler üzerinde ama baş dikken yaşanır.”

Bir gün, şehir dışındaki eski bir kütüphanede kaldım. Raflarda toz tutmuş kitaplara dokunurken, yüzyıllar öncesinden kalma bir yazı ilişti gözüme:

“Bir millet, acıya ayıkken dayanabiliyorsa, o millet yıkılmaz. Ama acısını uyuşturan millet, celladını alkışlar.”

O yazının altına ben de bir not düştüm:

“Ben ayık kaldım. Uyuyanlar uyanana kadar, ben nöbetteyim.”

Biliyor musun, kardeşim?

Ben bazen konuşmalarımı birilerine değil, bir zamana yazıyorum. Çünkü her söz, anlaşıldığı zaman anlam kazanır. Belki de şimdi değil, ama bir gün… Bir gün bu yazdıklarım bir çocuğun gözünde bir damla yaşa, bir annenin duasında bir ah’a, bir gencin yüreğinde bir kıvılcıma dönüşecek.

Ve o zaman, bu harabe şehir yeniden yeşerecek.

Bir çocuk, toprağın altından annesini değil, umudu çıkaracak.

Bir genç, sahte peygamberlerin değil, hakikatin izini sürecek.

Bir kadın, zulmü sineye çekmek zorunda kalmayacak.

Bir baba, evladına başını dik tutmanın nasıl bir onur olduğunu anlatacak.

Ve biz…

Biz bir gün bu viranelerin ortasında el ele tutuşup, yeni bir medeniyetin ilk taşı olacağız.

Ben o güne inanıyorum.

İnancım, sermayemdir.

Yolum uzun.

Yüküm ağır.

Ama inancım sağlam.

Ve ben her sabah, güneşin doğuşunu değil, o güneşin üzerimize doğacağı sabahı bekliyorum.

Çünkü...

Karanlık ne kadar uzun sürerse sürsün, hakikat doğmaktan vazgeçmez.

Erol Kekeç/27.03.2025/Hatay/Topboğazı

8 Nisan 2025 Salı

Perde Kapanınca Sessizlik

 


Loş bir odada, kalabalığın ortasında yalnız bir adam oturuyordu. Adı Halil. Her cuma akşamı televizyonun karşısına geçip tarihi savaş filmleri izlemeyi adet edinmişti. Kan, barut, kahramanlık… Gözleri dolardı, burnunu çekerdi her zafer sahnesinde. Kalbi sıkışırdı mazlumların acısıyla. Ve film biterdi. Kapanış jeneriği akar, Halil gözyaşlarını siler, mutfağa gidip çay koyardı. Her hafta böyleydi.

Bir gün izlediği film, 1948’de Filistin’de geçen bir hikâyeydi. Kadınlar sürülüyor, çocuklar taş atıyor, gençler vuruluyordu. Halil yine ağladı. Gerçek gibiydi her şey. “Vay be,” dedi içinden. “Ne zulüm çekmiş bu insanlar…”

Ama sonra o jenerik yine aktı. Işıklar yandı. Telefon titredi. WhatsApp grubuna yeni bir “hafta sonu önerisi” düştü:
— “Netflix’te yeni bir Osmanlı dizisi var, izlediniz mi?”

Halil gülümsedi. Gerçekten acı çekmek yerine, acıyı simüle eden görüntülerle kendini avutmayı seviyordu. Çünkü o zaman hiçbir bedel ödemezdi. Ruhuna bir çizik bile inmezdi. Hikâyeler ağlatır, gerçekler yorardı.

Ertesi sabah camide, yaşlı bir adam eline bir broşür sıkıştırdı. Üzerinde sadece tek bir cümle vardı:
“Gazze bir film değil.”

Halil irkildi. Gözleri doldu. Ama bu gözyaşı farklıydı. İlk defa bir duygunun içinde kalakaldı. Film müziği yoktu, kamera açısı yoktu, kahramanlar birer oyuncu değildi. Ve o an fark etti:
Ağlamak kolaydı. Hissediyormuş gibi yapmak kolaydı. Ama gerçeğe dokunmak yürek isterdi.

O gün öğle namazından sonra evine gitmedi. İnterneti açtı, sosyal medyada dolaşmak yerine haber ajanslarına girdi. Bir çocuğun gözlerinden yakaladı gerçeği. Adı Rami idi. 9 yaşındaydı. Yüzü toz içindeydi ama gözleri sanki yüzlerce yıl yaşamış gibiydi.
Rami’nin hiçbir dizisi yoktu. Hiçbir sezonu, hiçbir bölümü.
Sadece sessiz bir çığlık.

Halil kendi kendine sordu:
“Ben bu çocuğun hangi sahnesinde ağlayacağım? Hangi yönetmene isyan edeceğim? Hangi senaryoya sığınacağım?”

İşte o an, gözyaşı değil karar aktı gözlerinden. Koltuğundan kalktı. Cüzdanını, telefonunu, bilgisayarını aldı. Yardım kuruluşlarını araştırmaya başladı. Vicdanına uzanan ilk köprüyü kurdu. Sadece bağış yapmak için değil…
Bir ses olmak, bir kalp olmak, bir iz bırakmak için.

Artık film bitince çay koymuyordu Halil. Film başlamadan önce dua ediyordu. Her cuma, önce Gazze’yi okuyordu. Sonra ağlamıyordu artık. Çünkü anlamıştı:
Ağlayanlar değil, sorumluluk alanlar değiştirir dünyayı.

Ve her cuma izlediği filmlerin sonunda kendi cümlesiyle kapatıyordu ekranı:
"Gerçekler sadece izlenmek için değildir… Onlar yaşanır. Ve yaşanan hiçbir hakikat, perdenin arkasında kalmaz."

Bahadır Hataylı/09.04.2025/Sancakteep/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...