29 Ocak 2025 Çarşamba

Hatmi Çiçeği ve Çocukluk Hatırası



Köyde geçen çocukluk dönemlerinde her şeyi çabuk öğrenen bir yapım vardı. Oyun, genellikle benden birkaç yaş büyüktü ama onlardan ayrılanlara karışır, öğrendiklerimi hızla kapar, yol yarışırdım. Bir gün, sapan atmayı öğrenmek için hep birlikte derelerde tutulduk. İçimizde biri vardı ki, sapani bir türlü doğru kullanamıyordu. Çünkü taşı fırlatmak için havada birkaç kez çevirdikten sonra iplerden birini bırakmak gerekiyordu. O ya aldın ya da bıraktın ya da hiçbirini bırakmadı.

Sabırla ona nasıl davranması gösterildim, özetle anlattım. Ama olmadı. Sonunda bir deneme daha yaptı, sapanı salladı... ve bir türlü ipi bırakamayınca, sapan taş yerine kafama indi!

Bir anda sıcak bir şeyin enseme doğru aktığını hissettim. Elimi götürdüm, kıpkırmızı... Kan! Sağ lop tarafımın arka kısmı yaralanmıştı. Canım yanıyordu ama daha çok korkmuştum. O günün gözleri büyüdü, panikle kaçtı. Amcamoğlu hemen yanıma koştu, “Köye götürelim seni!” dedi. Korkudan titreyerek bozulma başlamıştı, kan yüzümden süzülüyordu.

Köyümüz yakındı, kısa sürede vardık. Annemin kapısında beni bekleyen bir an durdu, sonra hızla koştu. Ellerini yıkadı, başlangıcını sürdürdü ve yüzünü soğuk suyla yıkadı. Daha sonra özellikleri yöneldi, bahçeye çıktı. Bizim “hitmiye” dediğimiz hatmi çiçeklerinden birkaçını kopardı. Büyük, açmış olanlarının ince kanatlarını ayırdı ve kanayan yere bastırdı.

Kan hala akıyordu ama annem sakindi. Hatmi çiçeğinin yapraklarını değiştirdi, tekrar bastırdı. Birkaç dakika sonra tamamen durdu! Kafam hala zonkluyordu ama annemin ellerinin güveni içimi ısıtmıştı. Eve girdik, temiz bir bezle başımı sardı. Ertesi gün kanamanın tamamen durmuş olduğunu fark ettim. Yara hızla iyileşiyordu. Doktora falan gitmemişti ama sanki bu çiçek, doktorların yapacağı pansumandan bile etkili olmuştu.

Şimdi yıllar sonra geriye dönüp baktığımda, o hatmi çiçeklerinin nasıl bu kadar güçlü bir şifa kaynağı olduğunu sorguluyorum. O gün annemin elleriyle iyileştiği yara ilacı sürülmemiş, Dikiş atılmamış, tedaviye gidilmemişti ama birkaç gün içinde tamamen kapanmıştı. Eğer bu çiçeğin böyle bir gücü varsa neden modern tıpta pek kullanılamıyor? Yoksa eskilerin bildiği ama bizim unuttuğumuz bir doğa mucizesi mi?

Kim bilir… Belki de bazı sırlar, bizim çocukluk anılarımız gibi, hatıralarımızın içinde saklıdır.

Günler geçtikçe yaralı yerim kabuk bağladı, saçlarım tekrar uzadı ve o gün yaşadığım korku, yerini bir meraka bıraktı. Annemin kullandığı o hatmi çiçeği gerçekten kanı nasıl durdurmuştu? O yıllarda çocuk aklımla bunu pek sorgulamamıştım, ama şimdi düşündükçe içimde bir araştırma isteği doğuyordu.

Bir gün köydeki yaşlılara sordum:

— Hatmi çiçeği gerçekten yaraları iyileştirir mi?

Yaşlı Hasan Amca gözlerini kıstı, sakalını sıvazladı ve hafifçe gülümsedi:

— Evlat, bizim zamanımızda doktor yüzü görmek lükstü. Annelerimiz, ninelerimiz doğanın bize sunduğu her şeyi bilirdi. Hatmi çiçeği sadece yaraları iyileştirmez, aynı zamanda öksürüğe, mide rahatsızlıklarına ve iltihaplara da iyi gelir. Eskiden her evin bahçesinde olurdu.

Bu sözler içimde yeni bir pencere açmıştı. Günümüz tıbbı o kadar ilerlemişti ki, belki de bu tür doğal çözümler unutulmuştu. Ama köyde hâlâ hatmi çiçeği vardı. Çiçeğin pembe ve mor yapraklarına baktım, o gün annemin elleriyle başıma bastırdığı o şifalı yaprakları hatırladım.

Şehirde, tıp alanında çalışan tanıdıklarıma sordum. Çoğu, hatmi çiçeğinin tıbbi kullanımını duymamıştı bile. Ancak birkaç araştırmacı, bitkinin anti-inflamatuar ve yara iyileştirici özellikleri üzerine çalışmalar yapıldığını söyledi. Fakat bu bitki, modern ilaçlarla rekabet edemediği için popülerlik kazanmamıştı.

Bunu duyduğumda içim biraz burkuldu. Neden? Çünkü belki de doğa bize en iyi ilaçları zaten sunmuştu ama biz onları unutarak, yerine fabrikalarda üretilen kimyasalları koymuştuk.

Sonrasında kendi başıma bir deneme yapmaya karar verdim. Küçük bir çizik olduğunda hatmi çiçeğini denedim. Gerçekten de kanı hızla durduruyor, deriyi rahatlatıyordu. Çocukken farkına varmadığım bu mucize, aslında ellerimin arasındaydı.

Ve bir soru aklımdan hiç çıkmadı:

Acaba biz, doğanın sunduğu şifayı modernleşme uğruna terk mi etmiştik? Yoksa gerçekten daha iyisini mi bulmuştuk?

Kim bilir… Belki de eski bilgiler ile yeni tıp arasında bir köprü kurabilsek, hatmi çiçeği gibi unutulmuş şifa kaynaklarını tekrar hayatımıza katabiliriz. Ama önce, onları hatırlamamız gerek.

Ben hatırladım. Ya siz?

Erol Kekeç/29.01.2025/Sancaktepe/İST

28 Ocak 2025 Salı

Kalabalıkta Tanışan Yollar





Cuma günüydü. İstanbul’un göbeğinde, metronun girişinde biriken insan kalabalığı, sabır sınavı gibiydi. Bir yerlere yetişme telaşı, insanların yüzüne yansımıştı. Giriş neredeyse tıkanmıştı; insanlar bir yere ilerlemekten çok, birbirini engelliyor gibiydi. Bu karmaşanın tam ortasında, gözlerim genç bir kıza takıldı. Siyah çerçeveli gözlükleri ve omzuna asılı çantasıyla belli ki bir öğrenci. Göz göze geldik, bir anlık tereddütten sonra o da aynı şeyi düşündü sanırım: Buradan geçiş imkânsız.

Birlikte başka bir giriş bulmak için koşar adım uzaklaştık. Birkaç metre ileride daha tenha görünen bir kapıya ulaştık. Ancak merdiven başında bir grup insan bekliyordu. “Kapı nerede?” diye sorduğumda, bir adam gevşek bir tavırla, “Kekle içerdi,” diye mırıldandı. Anlam veremedim. Genç kız da şaşkınlıkla yüzüme baktı. Birkaç saniye sonra anladım ki, bu insanlar abdest alıyorlardı.

Adamın umursamaz hali sinirimi zorluyordu. “Söylesenize! Bizim derdimiz araca yetişmek,” dedim. Adam, sanki konuşmam onu ilgilendirmiyormuş gibi, “Önce abdest alın, sonra...” diye yanıtladı.

Derin bir nefes alarak sakinleşmeye çalıştım. “Benim abdestim var, senden mi öğreneceğiz? Sen din tüccarlığı yapıyorsun,” diye karşılık verdim. O an, tartışmanın gereksiz bir yere varacağını anladım. Genç kız koluma hafifçe dokunarak, “Gel, buradan gidelim,” dedi.

Merdivenlerden hızla aşağıya indik. Bu küçük kaosun içinde yolumuzu bulmuş olmanın rahatlığıyla nefeslenirken, kızla aramızda bir sohbet başladı.

“Burası gerçekten çok karışık,” dedi gülümseyerek.

“Haklısın,” dedim. “Eskiden bu kadar kalabalık değildi. Ben de burada okumuştum yıllar önce.”

Şaşırmıştı. “Hangi bölüm?”

“Sosyoloji. O zamanlar Türkiye’de sadece dört üniversitede vardı.”

Gözleri parladı. “Ciddi misiniz? Ben de burada uluslararası ilişkiler okuyorum.”

O anda, yılların nasıl geçtiğini fark ettim. Üniversitede geçen günlerim, dersler, tartışmalar, kütüphanelerde geçirilen saatler… Gençliğimin en güzel yılları bu kampüste geçmişti. Şimdi önümde duran bu genç kız, o günlerin bir aynası gibiydi.

Konuşmaya devam ettikçe, kendimi geçmişe daha da yakın hissettim. Ona o dönemdeki Türkiye’den, sosyoloji bölümlerinin nadir bulunmasından ve nasıl idealist bir öğrenci olduğumdan bahsettim. “O zamanlar bir şeyleri değiştirebileceğimize inanıyorduk,” dedim, hafif bir hüzünle. “Ama şimdi bakıyorum da, aynı hayalleri kuran gençlere umut bağlamaktan başka çaremiz yok.”

O, gözlerini yere indirip, “Belki de sizin hayalleriniz, bizim gerçekliğimiz olur,” dedi. Bu cümle beni hem sevindirdi hem de düşündürdü.

Merdivenlerin sonuna geldiğimizde, kapıyı bulmuştuk. Metroya binecek kadar zamanımız vardı. Yine de bu küçük karşılaşma, bir yere yetişme telaşından çok daha fazlasını ifade ediyordu.

Tam vedalaşırken kız, “Sizinle tanışmak güzeldi. Belki bir gün kampüste tekrar karşılaşırız,” dedi.

Gülümseyerek, “Kim bilir? Belki de yollarımız yine kesişir,” diye cevap verdim.

Metroya bindiğimde, düşüncelerim hâlâ onun sözlerinde ve kendi geçmişimdeydi. İnsan, bazen hiç ummadığı bir yerde, hiç tanımadığı bir yüzle hayatın kendisini bir kez daha hatırlattığını hissediyor. O gün, İstanbul’un kalabalığında yalnızca bir kapı aramıyordum; geçmişime ve geleceğe açılan bir pencere de bulmuştum.

Erol Kekeç/28.01.2025/Sancaktepe/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...