18 Ocak 2025 Cumartesi

Dünyaya Tapmak mı Allah’a İman mı?

Kur'an-ı Kerim'in Tövbe Suresi'nde geçen "Sizden yeminlerini bozan, peygamberi yurdundan çıkarmaya teşebbüs eden ve size karşı ilk saldırıyı başlatan bir topluluğa karşı savaşmayacak mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer mümin iseniz, bilin ki asıl Allah’tan korkmalısınız." (Tevbe/ 13), "Onlarla savaşın ki Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın, onları rezil etsin, size karşı onlara zafer nasip etsin ve mümin toplumun gönüllerini ferahlatsın." (Tevbe/14) ve "Siz, hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram’ı onarmayı, Allah’a ve ahiret gününe iman eden ve Allah yolunda cihad eden kimsenin yaptığı ile bir mi tutuyorsunuz? Bunlar Allah katında eşit değildir. Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez." (Tevbe/19) ayetleri, adaletin, cesaretin ve müminlerin sorumluluğunun altını çizen önemli mesajlar içermektedir.

Bu ayetler ışığında günümüzde, özellikle Gazze gibi mazlum coğrafyalarda yaşanan katliamlar karşısında İslam dünyasının durumu derinlemesine sorgulanmalıdır. Müslüman ülkelerin büyük bir kısmının zalimlerin baskısı altında sessiz kalmayı tercih ettiği veya kendi iç sorunlarına gömüldüğü bir dönemde, bu sessizliğin kökenlerinde dünya sevgisi, Allah’a olan güven eksikliği ve hakikate sırt çevirme gibi unsurlar yatmaktadır. Fiili adımlar atmaktan kaçınmak, sadece zalimlerin işine yarar ve mazlumların daha da ezilmesine neden olur. Müminlerin, bu ayetleri rehber edinerek cesur ve kararlı bir şekilde harekete geçmesi gerekmektedir. Zalimlerin yeminlerini bozarak saldırıya geçtiği, çoluk çocuk demeden masumları hedef aldığı bir dünyada, Müslümanların, zalimlerin yaptıklarını görmezden gelerek "Biz elimizden bir şey gelmez" gibi ifadelerle kendilerini mazur göstermeye çalışmaları, ayetlerde işaret edilen cesaret ve sorumluluk tavrından oldukça uzaktır. Özellikle, zalimlere karşı harekete geçmemek için ileri sürülen bahaneler, Allah’a olan iman ve güvenin sorgulanmasına yol açmaktadır.

Korkaklık ve Sorumluluk Eksikliği

Ayetler, müminlere düşmanlarının zulmüne karşı koymaları gerektiğini açıkça belirtir. Ancak günümüzde birçok Müslüman toplum, "Emperyal güçlere karşı koyamayız, onların teknolojisi ve nüfuzu çok güçlü," gibi bahanelerle harekete geçmekten kaçınmaktadır. Bu korkaklık, Allah’a olan güvenin zayıflığını ve bu dünyaya olan aşırı bağlılığı ortaya koyar. "Eğer mümin iseniz, bilin ki asıl Allah’tan korkmalısınız." ayeti, bu tür bahaneleri reddeder ve müminlerin cesaretle zulmün karşısına dikilmesi gerektiğini vurgular.

Dünya ve Ahiret Dengesi

Tevbe Suresi 19. ayet, ibadetlerin ve Allah yolunda yapılan cihadın değerini karşılaştırır. Bugün, Gazze’de insanlar açlıktan ölürken ve bombaların altında yaşam mücadelesi verirken, hac veya umreye gitmek için harcanan büyük meblağların sorgulanması gerekmektedir. Hac ve umre elbette önemli ibadetlerdir, ancak bu ibadetlerin ruhu, Allah yolunda fedakârlık yapmayı ve mazlumlara yardım etmeyi içerir.

Allah’a gerçekten inanmak, yalnızca şekli ibadetlerle sınırlı kalmamalıdır. Eğer bu paralar, Gazze’deki mazlumların yaralarını sarmak için kullanılsaydı, bu hem Allah yolunda yapılan bir mücadele olur hem de ahiret gününde daha büyük bir mükâfat vesilesi olurdu. Ancak, bu yardımları ihmal edip ibadetlerinden bir karşılık bekleyenlerin durumu, ayetin işaret ettiği tehlikeli bir yaklaşımı yansıtır.

Günümüzde birçok Müslüman toplum, lüks tüketim alışkanlıkları ve dünyevileşmiş hayat tarzlarıyla, Allah’a olan imanlarını ikinci plana atmış durumdadır. "Onlarla savaşın ki Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın..." ayetinin mesajı, mazlumların kurtuluşunun sadece dua etmekle değil, aktif bir çabayla mümkün olduğunu hatırlatır. Ancak bizler, çoğu zaman yalnızca dua etmekle yetinerek fiili sorumluluklarımızı ihmal ediyoruz. Oysa Allah, mazlumları kurtarmak için kullarını birer araç olarak kullanır ve bizden harekete geçmemizi bekler.

Bugün dünyanın farklı yerlerinde yaşanan zulümlere karşı duyarsız kalmak, hatta bu duyarsızlığı "elimizden bir şey gelmiyor" bahanesiyle örtbas etmek, ayetlerde vurgulanan mümin sorumluluğuna aykırıdır. Bir buçuk milyar Müslümanın, birkaç milyonluk zalim bir güce karşı duramaması, Müslümanların birlik olma konusundaki eksikliğini ve Allah’a olan güvenlerinin zayıflığını göstermektedir.

Sonuç ve Çözüm Önerileri

  1. Birlik ve Beraberlik: Müslüman toplumlar, aralarındaki siyasi ve mezhepsel ayrılıkları bir kenara bırakmalı ve mazlumların yanında durarak birlik içinde hareket etmelidir.

  2. Maddi Yardım ve İbadetlerin Ruhunu Anlamak: Hac ve umre gibi ibadetlerin ruhunu anlayarak, bu ibadetler için ayrılan kaynakların bir kısmını mazlumlara yardım için ayırmak, İslam’ın adalet ve merhamet öğretileriyle uyumlu bir davranış olacaktır.

  3. Aktif Mücadele: Sadece dua etmekle yetinmek yerine, zulme karşı fiilen mücadele etmenin yolları aranmalıdır. Bu, hem maddi hem de manevi destekleri içerir.

  4. Korkuyu Yenmek: Müslümanlar, zalimlerden korkmak yerine Allah’tan korkmalıdır. Çünkü gerçek zafer ve güç, yalnızca Allah’ın elindedir.

  5. Eğitim ve Bilinçlenme: İslam toplumlarının dünyevileşmeden uzaklaşıp mazlumların yanında duracak bir bilinç ve eğitim seviyesine ulaşmaları gerekmektedir.

Tevbe Suresi’nin ayetleri, mazlumların kurtuluşu ve zalimlerin cezalandırılması konusunda müminlere büyük bir sorumluluk yüklemektedir. Bu sorumluluk, sadece dua etmekle değil, fiili bir mücadeleyle yerine getirilmelidir. Dünya hayatına olan bağımlılığımızı sorgulayarak ve Allah’a olan güvenimizi tazeleyerek, mazlumların yanında durma cesaretini gösterebiliriz. Bu, İslam’ın adalet ve merhamet ilkelerine uygun bir yaşam sürmenin anahtarıdır.

Bahadır Hataylı/15.01.2025/Sancaktepe/İST

Allah'ın Varlığı -Bilimsel Kapsamın Ötesindeki Gerçeklik-

 


Allah’ın varlığı, ispatlanabilecek bir olgu ya da maddenin varlığı gibi ele alınabilecek bir konu değildir. Çünkü Allah’ın varlığı, maddi ve gözlemlenebilir bir gerçeklikten çok daha ötedir. Maddi varlıklar belli bir forma, enerjiye ya da zamana bağlıdır; oysa Allah tüm bunlardan bağımsızdır. Yarattığı evrenin hiçbir kategorisine dahil edilemez, çünkü O, bu kategorileri yaratandır. Allah’ın varlığı, insan aklının sınırlı algılarıyla ölçülemez ve bu yüzden varlığı ispatlanabilir bir şey olarak görülmesi bir yanılgıdır.

İnsan aklı ve bilimsel yöntemler, yaratılmış varlıkların gözlemlenebilir ve ölçülebilir özelliklerini tespit etmek üzere tasarlanmıştır. Ancak Allah, yaratılmış bir varlık değil, tüm yaratılmışların üstünde ve ötesindedir. Bilimsel olarak bir maddenin varlığı, onun doğrudan ya da dolaylı etkilerinin gözlenmesiyle kanıtlanır. Fakat Allah, hiçbir varlık kategorisine dahil olmadığı ve herhangi bir maddi reaksiyona tabi olmadığı için, bu kıstaslar O’nun varlığına uygulanamaz.

Allah’ın Varlığı ve Maddi Kategoriler

Maddeler, belli bir forma sahip oldukları ve fiziksel etkiler yaratabildikleri için bilimsel yöntemlerle incelenebilir. Örneğin, daha önce bilinmeyen bir madde bulunduğunda, bilimsel yöntemlerle bu maddenin varlığını tespit edebilirsiniz. Bu süreç, maddenin fiziksel etkilerinin ölçülmesine ve deneyler yoluyla doğrulanmasına dayanır. Bilimsel yöntemler, doğrudan fiziksel gerçeklikleri anlamaya yönelik olduğu için, metafizik bir gerçekliğe uygulanamaz. Allah’ı maddi bir varlık gibi düşünmek, O’nu yarattıklarıyla kıyaslamak gibi bir hataya düşmek anlamına gelir. Metafizik kavramlar, fiziksel olguların sınırlarını aşar ve bu yüzden bilimsel araçlarla değil, kavramsal ve inanç temelli yaklaşımlarla ele alınır. Bu ayrım, Allah’ın varlığının neden maddi kategorilere indirgenemeyeceğini daha net anlamamızı sağlar.

Örnek vermek gerekirse, gözle görülmeyen bir gaz olan oksijenin varlığı, onun fiziksel etkilerinden yola çıkarak kanıtlanmıştır. Oksijenin bulunduğu bir ortamda canlılar nefes alır ve hayatta kalır. Ancak oksijen bulunmayan bir ortamda nefes alamayan canlılar ölür. Bu durum, oksijenin varlığını bilimsel olarak kanıtlar. Fakat Allah’ın varlığı, bu tür bir fiziksel etkiden çok daha ötedir. O, bütün yaratılmışların kaynağıdır ve bu yüzden maddi kategorilerle ölçülemez.

Gayb ve Allah’ın Anlaşılmazlığı

Allah’ın varlığını anlamak için gayb kavramına başvurmak gerekir. "Gayb", insanın algılama ve kavrama sınırlarının ötesinde olan, mahiyeti hakkında bilgi sahibi olunamayacak şeyleri ifade eder. Metafizik bir varlık olan Allah’ın varlığı da bu kapsamda değerlendirilmelidir. Bilimsel yöntemler, maddi varlıkları inceleme amacı taşırken metafizik aleme ulaşamaz; bu, onların doğası gereğidir. Allah’ın varlığı, insan aklının sınırlı algıları ve bilimsel yöntemlerin çerçevesi içinde anlaşılamayacak kadar aşkın ve eşsizdir.

Kur’an-ı Kerim’de bu durum şu şekilde ifade edilir: “Onlar gayba iman ederler.” (Bakara, 2/3) Bu ayet, Allah’ın varlığını anlamanın ispat etmekten ziyade iman etmekle mümkün olduğunu gösterir. İnsan aklının ve bilimsel yöntemlerin ötesinde olan bu gerçeklik, ancak imanla kavranabilir.

Bilim ve Allah’ın Varlığı

Bilimsel yöntemler, yaratılmış varlıkları incelemek üzerine kuruludur. Bilim, ölçülebilir, gözlemlenebilir ve tekrarlanabilir fenomenleri inceler. Elektriği düşünelim: Elektrik, kontrol altına alınıp kullanılabilir hale getirildiği için varlığı kanıtlanmıştır. Ancak kontrol altına alınamayan bir varlığı, bilimsel yöntemlerle kanıtlamak mümkün değildir. Allah’ı bilimsel yöntemlerle ispat etmeye çalışmak, O’nu yaratılmış bir varlık olarak düşünmek gibi bir yanılgıya düşmek anlamına gelir.

Allah’ın Varlığını Anlamak

Allah’ın varlığını ispatlamaya çalışmak, insan aklının sınırlarını ve acziyetini görmezden gelmek demektir. Einstein ya da Newton gibi dâhi bilim insanları bile Allah’ı ispat etmeye kalksa, akıllarının sınırlarıyla karşılaşırlardı. Allah’ı anlamak, ispat etmekle değil, imanla mümkün olur.

Sonuç olarak, Allah’ın varlığını anlamak için bilimsel yöntemlere başvurmak, insanın sınırlarının farkında olmamasından kaynaklanır. Allah’ın varlığı, maddi bir fenomen değil, her şeyin kaynağı ve aşkın bir gerçekliktir. Bu yüzden, Allah’ı anlamak ve inanmak, bilimsel kanıtların ötesinde bir iman meselesidir.

Bahadır Hataylı/17.01.2025/Sancaktepe/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...