15 Ocak 2025 Çarşamba

Gördüğün Gibi-Bir Milletin Aynası



Kör, nasıl gidiyorsun diye sormuş Topal'a. Topal da Kör'e “Gördüğün gibi…” demiş. Bu diyalog, sadece bir halk deyişi değil; toplumun aynası, çıplak gerçeği. Evet, şu anda aynen o vaziyetteyiz. Ancak bu vaziyet sadece bir tablonun resmi değil; bir çığlığın yankısı, bir sessizliğin haykırışı.

Bir tarafta hayatın akışından memnun olan, gelen ağam giden paşam diyen, elindeki cımbızı ve aynasıyla meşgul olan bir zümre var. Onlar için dünya, bir tiyatro sahnesi gibi: perde açılır, oyun oynanır, perde kapanır. Ama sahnede olanı biteni seyretmekle yetinirler. Seyirciler koltuğundan kalkmaz, perde arkasında olup biteni görmez. Onların tek kaygısı, sahnenin güzel görünmesidir.

Diğer tarafta ise perdenin ötesinde ezilen, horlanan, sesi duyulmayan bir topluluk var. Onlar çökmüş bir ekonomi, boşa çıkan umutlar ve kaybolan gelecekler içerisinde hayatta kalmaya çalışıyor. Bu insanlar, bir çocuk için bir dilim ekmeğin, bir anne için bir tas sütün ne kadar hayati olduğunu her gün yeniden yaşıyor.

Sistemin Uyanmaz Seyircileri

Elinde cımbız ve aynasıyla yaşayanlar, acaba gerçekten nerede yaşadıklarının farkında mı? Şu soruyu kendimize sormalıyız: Toplumsal sorumluluğumuzu kaybetmek bizi ne kadar insan yapar? Çünkü o “umurunda mı dünya” diyerek yaşayan insanlar sayesinde, düzensizlik ve adaletsizlik pekala kendini devam ettiriyor. Onlar sustukça, sistem daha gürlüyor. Onlar ışık saçmadıkça, karanlık daha da koyulaşıyor.

Peki ya öbür taraf? Sistem karanlık olunca onların gölgeleri bile siliniyor. Ekmek kavgası, şehirlerin gri sokaklarında sessizce verilen bir savaş haline gelmiş. İş arayan bir baba, sobasız bir evde titreyen bir anne, ödevini mum ışığında yapan çocuklar… Bu sessiz hikayeler, toplumun çok güzel sahnelediği şovun ardında gizleniyor.

Acıların Ortaklığını Anlamak

Oysa ki şu anda dünya, paylaşımın önemini anlamamız gereken bir dönemde. Acıları çoğaltan şey, ayrılık ve duyarsızlık. Bir insanın başkalarından soyutlanması, toplumun şahsiyetini kaybetmesi demektir. İşte bu nedenle şu soruyu sormaktan geri durmamalıyız: Kendi acımızı anlamadan, başkasının çaresizliğini anlamış olabilir miyiz?

Toplumlar, ancak dayanışmayla var olur. Bu dayanışmanın çıkış noktaları, körün göremediği, topalın yürüyemediği ama yine de bir arada oldukları o sade gerçekte saklıdır. Birimizin çaresizliği, hepimizin meselesidir. Ancak bunu anlayarak çıkış yolu bulabiliriz.

Birlikte İleri Gitmek

İşte bu manifesto, sadece bir çağrı değil; bir silkiniş, bir uyanış içindir. Sistemi sorgulamak, söylemlerden öteye gitmektir. Adalet, sadece çıkar örgütlerinin yüreklerinde değil, halkın vicdanında yaşamalıdır.

Artık cımbızı ve aynasıyla yaşayanlara şu soruyu sormalıyız: Karanlık bir tiyatronun seyircisi olmanın o koltuğunu bırakmaya hazır mısın? Toplumun yaralarına elini koymaya cesaretin var mı? Ve unutma, perde kapandığında herkes aynı sahnededir. Ne topallık ne körlük kalır, sadece gerçekler aydınlanır.

Haydi, hep birlikte ışık olalım. Gördüğün gibi olmasın diye…

Bahadır Hataylı/16.01.2025/Sancaktepe/İST

14 Ocak 2025 Salı

Hayatın Geçiciliği ve İnsan Olmanın Anlamı Üzerine Derin Bir Yolculuk

 


Değerli dostlar,

Hepimiz bu dünyaya aynı basit seremonilerle başlıyoruz: Bir ezanla çağrılıyoruz hayata, bir sela ile uğurlanıyoruz. Hayat dediğimiz bu meşakkatli yolculuk, işte o ezanla sela arasındaki zaman diliminden ibaret. Gelin, durup biraz düşünelim. Bu kadar kısa bir süre için neden kendimizi bu kadar harap ediyoruz? Neden dertlerle, kaygılarla ömrümüzü yitiriyoruz? Hadi bu basit ama derin gerçeği birlikte anlamaya çalışalım.

Dünyanın Geçiciliği-Sonsuz Olmayan Bir Oyun Alanı

İnsan olarak büyük umutlarla başladığımız hayat yolculuğu, bir serap gibidir. Bizi cezbeden, kendine bağlayan, büyüleyen ama sonunda hayal kırıklığına uğratan bir oyundur dünya. İşte tam da burada en büyük yanılgımız yatıyor: Dünyayı amaç haline getirmek.

Oysa, ne büyük zatlar, alimler, düşünürler bize her daim bu dünyanın geçici olduğunu hatırlatmadı mı? Şairler, "Bu dünya bir fanidir, mal da yalan, mülk de yalan" diyerek bizi uyarır. Ama biz, farkında olmadan bu gerçeği reddeder gibi bir hayata dalıyoruz. Geçiciliği anlayamayan insan, sürekli kalacakmış gibi dünyaya bağlanır, kendini hırslarla, isteklerle tüketir. Halbuki bu bağlanma, yaratıcının insana verdiği asli değeri gölgeleyen bir perdeden ibarettir.

Fıtrat-İnsan Olmanın Anahtarı

Bir insan neden yaratılmıştır? Bu soru, hepimizin hayatına bir anlam katması gereken en temel sorudur. Hayat sadece çalışıp kazanmak, kariyer yapmak, mal biriktirmek midir? Elbette değil. İnsan, ahlaki sorumlulukları olan, çevresiyle ve yaratıcısıyla bir bağ içinde yaşaması gereken bir varlıktır. Hayatı anlamlı kılan; onur, dürüstlük, şükür, sadakat, merhamet gibi erdemlerdir. Peki, neden bu fıtratı unuturuz? Neden kendi öz benliğimize yabancılaşırız?

Unutmayın ki, yaratılışın bir amacı vardır ve bu amaç, bize verilen kısa ömrü anlamlı kılmaktır. Aksi halde, sürekli bir boşluk hissi ve tatminsizlik içinde savruluruz. Fıtratımıza uygun yaşadığımızda, iç huzuruna erişiriz. Çünkü bu dünya, bir sınav yeridir; burada geçen her an, ebedi hayatımız için bir hazırlıktır.

Kendimizi Neden Tüketiyoruz?

Etrafınıza bir bakın. İnsanlar, sanki dünyaya hiç veda etmeyecekmiş gibi bir telaş içinde. İş, para, statü, şan, şöhret... Bunlar için uykusuz kalıyor, yalan söylüyor, sevdiklerini kırıyor. Ama düşünün; gecenin bir yarısında iş stresi yüzünden uykusuz kalan bir insan, yarın bir trafik kazasında hayatını kaybedebilir. Onca didinmenin sonunda elde edilenler ne olacak? Gerçekten buna değer mi?

Allah’ın insana bahşettiği en büyük nimetlerden biri, düşünme ve sorgulama yetisidir. Durup bir düşünün: "Ben bu dünyaya niye geldim? Hangi amaç için buradayım? Ömrümü neden harcıyorum?" İşte, bu soruları cevapsız bırakmak, insana verilmiş en büyük armağanı israf etmektir.

Hayatı Anlamlı Kılan Nedir?

Hayatı anlamlı kılmanın tek yolu, kalıcı olanla bağ kurmaktır. Bu bağ, yaratıcıyla olan bağımızdır. Çünkü her şey gelip geçici, sadece Allah baki kalandır. İnsan, bu dünyaya bir rol oynamak için gelmiştir. Oyun biter, perde kapanır, alkışlar diner ve ardından her şey hesaplanır.

Sevdiğimiz şeylerin peşine düşmek yanlış değildir; ailemizi sevebiliriz, mesleklerimizle övünç duyabiliriz, iyi bir yaşam arzulayabiliriz. Ancak bu sevgi, yaratılışımızın önüne geçmemelidir. Asıl anlam, insanın gönül dünyasını zenginleştirmesinde yatar: Sevgi, şefkat, yardımlaşma ve erdem dolu bir yaşam.

Rabbin Huzuruna İnsan Olarak Çıkmak

Bir düşünceyle bitirmek istiyorum: Biz insanlar, Rabbin huzuruna ne şekilde çıkacağımızı hiç düşünüyor muyuz? Biriktirdiğimiz servet, kazandığımız ödüller, yaptığımız kariyer; bu dünyada kalacak. Rabbin huzuruna çıktığımızda, sadece iyi işlerimiz, şefkatimiz, paylaşma duygumuz bizimle olacak. O halde, bizi bu asıl amaca ulaştırmayan her şeyden vazgeçmek gerekmez mi?

Bu dünya, bir sınavdır dostlarım. Ne kadar zengin, ne kadar güçlü olduğunuz değil; nasıl bir insan olduğunuz önemlidir. Adalet, sevgi ve erdemle yaşayan kişi, gerçek anlamda kazanmıştır. O halde şu soruyu hepimiz sormalıyız kendimize: "Ben, bir insan gibi yaşıyor muyum? Yoksa dünya koşuşturmasında kendi özümü kaybettim mi?"

Son söz olarak şunu ekleyelim: Hayat, ezan ve sela arasında bir andır. Bu anı nasıl geçirdiğimiz, ebedi geleceğimizi şekillendirecektir. İnsan olduğunuzu hatırlayın, kendinizi boş heveslere kaptırmayın ve asıl amacınızı unutmayın. Çünkü hayatın geçiciliği, insanın ölümsüz ruhunu unutturacak kadar güçlü değildir.

Allah hepimize anlamlı bir yaşam ve güzel bir sonsuzluk nasip etsin. Amin.

Erol Kekeç/14.01.2025/Namazgah/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...