14 Aralık 2024 Cumartesi

Maymunlar Alemi-Umuda Yolculuk


Gün, gri bir sabaha uyandı. Gökyüzü, büyük bir perdenin çekilmiş haline benziyordu; ne bir renk, ne bir ışık. Toprağı neredeyse terk etmiş bir umutsuzluk havada gezinirken, duvarlarla örülü bir şehrin ortasında, Adem gözlerini açtı. Uykusu o kadar hafif, rüyası o kadar kısa olmuştu ki kendisini ne dinlenmiş, ne de hayatta hissediyordu.

Adem bir tahta sandalyede oturuyordu. Masasının üzerinde eski, sararmış bir gazete dünyadan artakalan tek şeymiş gibi duruyordu. Gazetenin bir köşesine yapıştırılan güler yüzler yıpranmış, yazılar ise silinmişti. “DOĞRULAR HAKLILARIN DEĞİL, GÜÇLÜLERİNDİR” diye büyük bir başlıkla ilan edilen bu eski yazı, Adem’in gönlüne düşen son yüklerden biriydi.

Dünya şehirlerinin her köşesinden gelen acı, yalan ve göstermelik kahkaha haberlerini sümkürürken; gazetenin kıvrılan kenarları, Adem’in bilincinin uçlarına saplanan bir ışığı şimdiden açığa vurmuş gibiydi. O bir robot gibi hissetmeye alışmıştı, insan hislerini çoktan terk etmiş zannediyordu. Ta ki o söz, bir silah mermisi gibi zihninde yankılanınca…

“Neden insan hisseder, Adem? Sana öğretileni inkâr etmez misin? Dayanmaz mısın karanlıklara?…”

Adem, akıllı saatine baktı. Tarihi çoktan umursamıyor, günlerin tekrarlayıp kendisini hiçlikle sarhoş ettiği monotonlukta yitip gidiyordu. Saat, insan beyninden daha taze dünya dengelerini belirtirken, Adem bir şey fark etti. Şehirdeki bu hayat, sadece bedenleri bir arada tutuyordu; ama ruhlar çoktan kaybolmuştu. İnsanlar sadece maske takıyordu ve bu maskeler, yüzlerinde bir parçası olmaktan öteye gitmiyordu.

Son zamanlarda bir düşünce Adem’in zihnini kemiriyordu. Bu şehirde doğan her insan, bir maymun gibi eğitiliyor; onlara yalanlarla dolu kurallar ezberletiliyor ve itaat etmeyenlere asla yer verilmiyordu. Gerçekler, en acımasız sırlar gibi saklanıyor ve güçlü olanın elinde silah olarak kullanılıyordu.

Bir gece vaktiydi, Adem yine aynı sorularla yatağına uzanmıştı. Kendine şu soruyu soruyordu: "Bu hayattan bir çıkış var mı? İnsan dediğimiz varlık gerçekten vicdanını ve ahlakını kaybetmiş mi? Yoksa sadece unuttuğumuz bir şey mi var?"

Sabah uyandığında, içinde bir kıvılcım hissetti. Bu monotonluk Adem’e dar geliyordu, bir değişim yapmak zorundaydı. Küçük bir çanta hazırladı ve şehrin dışına doğru yürümeye başladı. Ayakları onu bilmediği bir yere götürecekti, ama biliyordu ki bu şehirden uzaklaştıkça ruhu biraz olsun özgürleşecekti.

Şehrin dışındaki ormanlık alan, Adem’in o güne dek görmediği kadar güzel bir yerdi. Ağaçların arasında dolanırken, doğanın kendi melodisiyle konuştuğunu duydu. Kuşların cıvıltısı, rüzgârın yapraklardaki dansı ve suyun huzur veren sesi ona unuttuğu bir gerçeği hatırlatıyordu: İnsanlar bu dünyanın efendisi değildi. Onlar, bu âlemin bir parçasıydı ve doğaya uyumlu yaşamak zorundaydılar.

Adem ormanın derinliklerinde yürüdükçe, zaman kavramını kaybetti. Gökyüzü yıldızlarla doluydu ve bu manzara, ona uzun süredir hissetmediği bir huzur getirdi. “Belki de, kaybettiğim insanca duygular burada gizliydi,” diye düşündü.

Ormanın ortasında küçük, ahşaptan yapılmış bir kulübe gördü. İçeride yaşlı bir adam vardı; uzun beyaz sakalları ve bilge gözleriyle Adem’e baktı. “Hoş geldin evlat,” dedi adam. “Ne arıyorsun bu ıssız yerlerde?”

Adem, adama hayatının boşluğunu ve şehirdeki insanların nasıl maskeler ardında yaşadığını anlattı. Yaşlı adam derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı:

“Evlat, insanlar kendilerini güçlü sanıyor, ama güç sadece hakikate hizmet ettiğinde anlamlıdır. Şehirlerdeki yaşam, insanları un ufak eden bir öğütücüdür. Sen, bu kaostan uzaklaşıp kendi özüne dönmek istemişsin. İşte ilk adımı atmışsın. Ama bil ki, hakikat yolu zordur. İnsan önce kendi karanlığını yenmelidir.”

Adem, yaşlı adamın söylediklerini bir süre düşündü. Onunla birkaç gün geçirdi; hayatın ve insanlığın anlamını konuştu. Yaşlı adam, Adem’e doğayla uyum içinde yaşamayı öğretti ve ona umut dediği bir tohumu verdi. Bu tohum, sadece saf niyetle ekildiğinde filizlenip yeşerecekti.

Adem, bu tohumla şehre geri dönmeye karar verdi. Şehri değiştirmek için değil; kendi içinde başlayan bu değişimi paylaşmak için. Şehre döndüğünde, artık farklı bir insandı. Kendisini karanlığa kaptırmak yerine, başkalarının ruhlarına ışık olmayı seçmişti. Artık maske takmıyordu; gerçeğiyle yaşıyordu.

Bu hikâye, umudun asla kaybolmadığını ve küçük bir kıvılcımın bile büyük bir değişim yaratabileceğini anlatıyor. İnsanların her biri, kendi içindeki karanlıktan aydınlığa bir yolculuğa çıkabilir. Ve bu yolculuk, yalnızca cesaretle ve hakikate olan inançla başlar.

Erol Kekeç/15.12.2024/Saancaktepe/İST


12 Aralık 2024 Perşembe

Umut ve Umutsuzluk


Hey, sen! Evet, tam da sen. Bil ki bu ses sana geliyor. Şu an hissettiğin ağırlık, seni sıkan o duvarlar, hiç bitmeyecekmiş gibi gelen karanlık... Hepsi, inan bana, geçici. Ama şimdi, önce sana bir hikâye anlatmam gerek. Gözlerini kapatma. Dinle sadece.

Bir zamanlar, her günü birbirinden farksız olan bir adam yaşıyordu. Adı Yusuf’tu ama bu ad bile ona anlamsız geliyordu. Sabah uyandığında aynadaki yüzünü bile tanıyamaz hale gelmişti. Gözlerinin altında yorgunluk çukurları, dudaklarında titreyen bir sessizlik... Yaşıyor muydu, yoksa sadece var mıydı, bunu bile bilmiyordu. Kılıcından çıkan şaşalı çığlıkların bir zamanlar övünç kaynağı olan kalemi artık eline bile almıyordu.

Her şey bir sabah fark ettiği o garip duyguyla başladı. Ellerini yıkamak için çoğusu gibi banyoya girdiğinde, aynada gözlerini karşılayan şey onu irkiltti. "Bu ben miyim?" diye sordu kısık bir sesle. O an fark ettiğini belki sen de yaşamışsındır: Hayatının rengi silinmiş, sadece grinin tonları kalmış. O aynadaki adamın aslında çoktan pes ettiğini o sabah anladı.

Yusuf, gökyüzünün her sabah farklı bir güneşle aydınlandığını bile unutmuştu. Her şey aynı geliyordu ona. Bahçesindeki çiçekler bile artık güzelliğini yitirmişti; sanki hepsi solmuş gibiydi. Ama sorun çiçeklerde değildi. O çiçeklere bakan gözlerdeydi.

Bir gün, yine aynı düzende uyandı Yusuf. Kahvesini içerken dışarıdaki bahçeye baktı. Bir tomurcuk gül dikkatini çekti. "Bari bunu koklayayım," diye düşünerek bahçeye çıktı. Ama elini uzattığında şok oldu. Gül çoktan solmuştu. Bu da onu, zaten karamsar olan düşncelerine daha da derin bir çukur kazdı. “Her şey elimde kuruyor zaten,” diye içinden geçirdi.

Ama o an, bir şey oldu. Komşu bahçeden bir çocuk sesi duyuldu. Bir kuş gibi şen, bir sabah gözü gibi parlak bir ses: "Anne bak, bir gül açmış!"

Yusuf, başını komşunun bahçesine çevirdi. Gerçekten de çocuğun işaret ettiği yerde bir gül tomurcuğu açılmaya başlamıştı. Ve o an fark etti Yusuf: Aynı bahçe, aynı çiçekler... Ama fark, bakan gözlerdeydi.

O gül, Yusuf için bir başlangıcın habercisiydi. O an, her şeye yeniden bakmaya karar verdi. Etrafında olup bitenleri fark etmeye çalışıyordu. Ama bu kolay bir süreç olmadı. Bir çocuk gibi yürümeyi yeniden öğrenir gibi, umut etmeyi yeniden öğrenmek zorundaydı. Her sabah o tomurcuk gülü kontrol etmeye başladı. Her yeni gün, gülün daha fazla açtığını görmek ona bir şeyleri hatırlattı: Hayat da böyledir. Bir tomurcuktan güzel bir çiçeğe dönmek zaman alır.

Bir sabah, Yusuf gülün tam anlamıyla açtığını gördü. Ama bu sefer, sadece gülün güzelliğini görmekle kalmadı. Gülün çevresindeki kuşları, uçuşan arıları, dallarında dans eden yaprakları fark etti. Gökyüzüne baktı ve bulutların bile aslında hüzün getiren değil, yağmurla tazeleyen dostlar olduğunu hatırladı.

Hayat, fark etmektir Yusuf. Ve sen fark ettiğinde, her şey değişir. O tomurcuktan açan gül gibi, senin de ruhun yeniden açabilir. Her şey senin bakış açını değiştirmenle başlar.

Sonra, bir başka karar aldı Yusuf. Bahçesine yeni çiçekler dikmeye başladı. Her bir tohum, onun umutlarının bir simgesiydi. Ve her çiçek açtığında, çocuklar gibi şen olurdu. Artık her sabah uyanış, bir rutin değil, yeni bir umutla doluydu. Güllerin kokusunu içine çekerken, öğrenmişti: Hayat, sürekli bir doğuştur. Her gün yeniden başlayan bir hikâye...

Ve sen, sevgili dostum, aynı hikâyeyi yaşıyorsun belki de. O tomurcuk gülün açması gibi, senin de içinde yeni bir hayata kapılar açabilir. O tomurcuğun her bir yaprağı, yeniden bulacağın sevinçlerin habercisi olabilir. Hayat senin elinde, ve sen onun güzelliklerini yeniden keşfedebilirsin. Unutma: Her karanlığın ardında bir ışık vardır. Ve o ışık, senin içindeki umuttan başka bir şey değil.

Erol Kekeç/10.12.2024/Namazgah/İST


Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...